Bu ayın sonuyla birlikte dönüşümün üzerinden 1 sene geçmiş olacak...
Ara sıra dönüp eski anılara ve resimlere göz atmak için benim siteye girmemin yanı sıra, Erasmus macerasına yeni atılacakların hala daha bu blog'u referans olarak kullanıyor ve aralarında paylaşıyor olduğunu görmek sevindirici.
Görünüşe göre onlar da benzer sayfalar hazırlayacaklar Erasmus süreçleri boyunca. Eğer bana iletirseniz burada bir bölümde paylaşmaktan mutluluk duyarım.
Gitmeyi planlayanlar veya kesinleştirenler, sitede yer almayan konularda merak ettiklerini sormaya devam edebilirler, mümkün olduğunca cevaplamaya çalışacağım.
Utrecht ve Hollanda ile ilgili başvuru süreçleri biraz değişmiş ve kolaylaşmış duyduğum kadarıyla, sistem oturmuş sayılır, artık daha az sorun çıkıyor aldığım bilgilere göre. Yine de okulunuzun ve gideceğiniz okulun özel şartlarını bizzat kendilerinden öğrenip ona uygun hareket etmeniz gerektiğini unutmayın.
Gitmeyip göremediğim yerleri bir Erasmus öğrencisinden dinlemek de hoş olacaktır eğer kendi bloglarınızda bundan bahsederseniz.
ErasmusÖzgür'ün "Orada Neler Oluyor?" blogu burada sona eriyor, hayat -şimdilik- İstanbul'da devam ediyor benim için. Arşivdeki yazılar ve fotoğraflar incelemek isteyenler için, yorum/soru köşesi de ulaşmak isteyenler için açık kalmaya devam edecek.
Son olarak tekrar şiddetle belirtiyorum ki, gitme ihtimali olanlar ve hatta olmayanlar bile, kafanızdaki belki'leri ve acaba'ları yenip bir an önce bu maceraya atılın ve hayatınız boyunca elinize sadece bir kere geçecek olan bu fırsatı kesinlikle kaçırmayın. Çünkü hayat kısa, dünya küçük.
O halde hadi şimdi koş, yoksa düşersin ;)
8 Ocak 2011 Cumartesi
5 Şubat 2010 Cuma
Almanya, Hastalık, Hollanda Derken...
Bitirdik de İzmir'e Geldik Bile...
Bu sefer planlamadığım kadar uzun bir ara oldu tam da en heyecanlı yerlerinde, en son trenden yazmışım... Zaten Berlin'den sonrası da oldukça plan dışı ilerledi. İzmir'deki 5. günümü bitiriyorum ve şimdi olanların özetini geçebilirim.
Havanın inanılmaz doğuk olduğunu gitmeden kısa bir süre önce keşfetmiştim, bu nedenle de "haberim olsa belki gitmezdim" diye düşündüm ama biletleri alıp yola çıkmıştım artık. Tren yolculuğumun sonunda Vivian beni -20 derecelik havada yerlerin 20 santim kalınlığında buz tuttuğu kristal şehirde karşıladı. İlk akşamımızı klasik bir Alman pub'ında bira içerek geçirdikten ve arabayla biraz şehir turu yaptıktan sorna eve döndük.
İkinci gün biraz daha gündüz gözüyle şehri görme şansı elde ettim. Hava yine öldürücü derecede soğuktu. Vivian'ın evi (eski) Doğu Berlin sınırları içinde. Daha önceki Berlin ziyaretimde doğu kısmında çok vakit geçirmediğimden bu sefer 2. Dünya Savaşı zamanından kalma sokakları, DDR binalarını görme fırsatım oldu yollardan geçtiğimiz kadarıyla. Ev Frankfurter Allee caddesine çok yakın, tarihin göbeğinde bir noktadaydı.
Biz de konsepte uygun olarak 2. Dünya Savaşı'nda hava saldırılarından korunmak için inşa edilmiş yeraltı sığınaklarından birini gezmeye karar verdik. O zamanlardan soğuk savaş yıllarına, oradan da duvarın yıkılışına kadar olan tarihi, yerin metrelerce altındaki bu sığınak-müze'de (Berliner Unterwelten) tekrar keşfettik. 2 saat kadar süren tur oldukça keyifli ve ilgi çekici geçti.
Daha sonraki zamanımızı yine şehrin değişik noktalarında geçirdik. Bu arada Bornova Anadolu Lisesi son sınıftayken Sprachdiplom Almanca dil sertifikası programına katılan bizlerin başında olan eski öğretmenim Fr. Lischka ile de önce Facebook, daha sonra telefon yoluyla haberleşerek randevulaştık ve bir sonraki gün akşam yemeğinde buluşmak üzere sözleştik.
O son günümde gündüz yine çeşitli yerlerde vakit geçirdikten sonra akşamüstü saatlerinde şehrin en yüksek kulesi olan Berliner Fernsehturm 'a tırmanmamız gerektiğine karar verdim ve biletlerimizi alıp bir süre bekledikten ve alışveriş merkezi gezdikten sonra 360 derece şehir manzarası izlemek üzere 203 metre yüksekliğe çıkıp şehrin en önemli aktivitesini kaçırmamış olduk. O yükseklikte bir de Berlin birası içmek suretiyle soğuğun ve önceki günlerdeki soğuğun yorgunluğuyla baygınlık geçirip bir süre oradan kalkamadık.
Akşam yemeği saatinin gelmesiyle sürekli kapıları donan ve benim şoför tarafından içeri girmeme sebep olan arabaya geri dönüp şehrin batı kısmındaki Schöneberg'e doğru yol aldık ve Silke'nin bize adresini verdiği pizzacıyı bularak kavuştuk. Kızı Hediye ve bir arkadaşıyla birlikte bizi bekleyen öğretmenimle çok hoşsohbet bir akşam geçirdikten ve pizzaları yedikten sonra; ben 4 sene önce aramızda oluşan bu bağlantıyı hala koruyabilmiş olmamızın, Almanca konuşarak anlaşabiliyor olmamızın, Silke'nin bize karşı olan samimiyetinin ve Türkiye hayranlığının etkisinin beni sarmasıyla derin duygulara daldım akşam biterken. Ve ayrılırken birbirimize "belki başka bir zaman, başka bir yerde tekrar" diye veda ettik, aynı Utrecht'ten ayrılırken insanlarla vedalaşırken söylediğim gibi...
Almanya genel olarak bu şekilde geçti. Vivian'ın arkadaşlığı ve misafirperverliği her zamanki gibi "soğuk Almanlar" söylentileri karşısında şaka gibi durmuş, ayların "samimiyetsiz Avrupası"na son dakikada ilaç gibi gelerek beni mutlu etmişti. Ha ilaç demişken, dönmemden bir önceki gece soğuktan dudaklarım çatlayıp uçuk olunca eksi bilmemkaç derecede nöbetçi eczaneye yürüyüp bi dolu para vererek uçuk kremi alma maceramı da unutmayacağım. 2,5 € ekstra nöbetçi parası ödenen ve eczanenin içine girmeden küçük bir pencereden ilaç dilendiğim, aynı anda da burnumun içindeki nemin donup ince bir buz tabakası haline geleren konuşurken çıtır çıtır etmesi de ayrı bir macera konusuydu benim için :)
Berlin gezisinin sonunda sabah 8.30 sularında trenimdeki yerimi alıp bütün yol boyunca uyumak suretiyle 16:00 civarında eve vardım. Avrupa'daki son haftasonum da bitmişti, şimdi gerçekten geri sayım başlayacaktı.
Bu sefer planlamadığım kadar uzun bir ara oldu tam da en heyecanlı yerlerinde, en son trenden yazmışım... Zaten Berlin'den sonrası da oldukça plan dışı ilerledi. İzmir'deki 5. günümü bitiriyorum ve şimdi olanların özetini geçebilirim.
* * * Berlin * * *
Havanın inanılmaz doğuk olduğunu gitmeden kısa bir süre önce keşfetmiştim, bu nedenle de "haberim olsa belki gitmezdim" diye düşündüm ama biletleri alıp yola çıkmıştım artık. Tren yolculuğumun sonunda Vivian beni -20 derecelik havada yerlerin 20 santim kalınlığında buz tuttuğu kristal şehirde karşıladı. İlk akşamımızı klasik bir Alman pub'ında bira içerek geçirdikten ve arabayla biraz şehir turu yaptıktan sorna eve döndük.
İkinci gün biraz daha gündüz gözüyle şehri görme şansı elde ettim. Hava yine öldürücü derecede soğuktu. Vivian'ın evi (eski) Doğu Berlin sınırları içinde. Daha önceki Berlin ziyaretimde doğu kısmında çok vakit geçirmediğimden bu sefer 2. Dünya Savaşı zamanından kalma sokakları, DDR binalarını görme fırsatım oldu yollardan geçtiğimiz kadarıyla. Ev Frankfurter Allee caddesine çok yakın, tarihin göbeğinde bir noktadaydı.
Biz de konsepte uygun olarak 2. Dünya Savaşı'nda hava saldırılarından korunmak için inşa edilmiş yeraltı sığınaklarından birini gezmeye karar verdik. O zamanlardan soğuk savaş yıllarına, oradan da duvarın yıkılışına kadar olan tarihi, yerin metrelerce altındaki bu sığınak-müze'de (Berliner Unterwelten) tekrar keşfettik. 2 saat kadar süren tur oldukça keyifli ve ilgi çekici geçti.
Daha sonraki zamanımızı yine şehrin değişik noktalarında geçirdik. Bu arada Bornova Anadolu Lisesi son sınıftayken Sprachdiplom Almanca dil sertifikası programına katılan bizlerin başında olan eski öğretmenim Fr. Lischka ile de önce Facebook, daha sonra telefon yoluyla haberleşerek randevulaştık ve bir sonraki gün akşam yemeğinde buluşmak üzere sözleştik.
O son günümde gündüz yine çeşitli yerlerde vakit geçirdikten sonra akşamüstü saatlerinde şehrin en yüksek kulesi olan Berliner Fernsehturm 'a tırmanmamız gerektiğine karar verdim ve biletlerimizi alıp bir süre bekledikten ve alışveriş merkezi gezdikten sonra 360 derece şehir manzarası izlemek üzere 203 metre yüksekliğe çıkıp şehrin en önemli aktivitesini kaçırmamış olduk. O yükseklikte bir de Berlin birası içmek suretiyle soğuğun ve önceki günlerdeki soğuğun yorgunluğuyla baygınlık geçirip bir süre oradan kalkamadık.
Akşam yemeği saatinin gelmesiyle sürekli kapıları donan ve benim şoför tarafından içeri girmeme sebep olan arabaya geri dönüp şehrin batı kısmındaki Schöneberg'e doğru yol aldık ve Silke'nin bize adresini verdiği pizzacıyı bularak kavuştuk. Kızı Hediye ve bir arkadaşıyla birlikte bizi bekleyen öğretmenimle çok hoşsohbet bir akşam geçirdikten ve pizzaları yedikten sonra; ben 4 sene önce aramızda oluşan bu bağlantıyı hala koruyabilmiş olmamızın, Almanca konuşarak anlaşabiliyor olmamızın, Silke'nin bize karşı olan samimiyetinin ve Türkiye hayranlığının etkisinin beni sarmasıyla derin duygulara daldım akşam biterken. Ve ayrılırken birbirimize "belki başka bir zaman, başka bir yerde tekrar" diye veda ettik, aynı Utrecht'ten ayrılırken insanlarla vedalaşırken söylediğim gibi...
Almanya genel olarak bu şekilde geçti. Vivian'ın arkadaşlığı ve misafirperverliği her zamanki gibi "soğuk Almanlar" söylentileri karşısında şaka gibi durmuş, ayların "samimiyetsiz Avrupası"na son dakikada ilaç gibi gelerek beni mutlu etmişti. Ha ilaç demişken, dönmemden bir önceki gece soğuktan dudaklarım çatlayıp uçuk olunca eksi bilmemkaç derecede nöbetçi eczaneye yürüyüp bi dolu para vererek uçuk kremi alma maceramı da unutmayacağım. 2,5 € ekstra nöbetçi parası ödenen ve eczanenin içine girmeden küçük bir pencereden ilaç dilendiğim, aynı anda da burnumun içindeki nemin donup ince bir buz tabakası haline geleren konuşurken çıtır çıtır etmesi de ayrı bir macera konusuydu benim için :)
Berlin gezisinin sonunda sabah 8.30 sularında trenimdeki yerimi alıp bütün yol boyunca uyumak suretiyle 16:00 civarında eve vardım. Avrupa'daki son haftasonum da bitmişti, şimdi gerçekten geri sayım başlayacaktı.
* * * O Hafta * * *
O Pazartesi ilk iş okula gidilmesi ve çıkış işlemlerinin halledilmesiydi. Neyse ki sorunsuz bir şekilde her işlem yapıldı ve Hogeschool Utrecht ile vedalaşıldı.
Salı günü gündüz Yeditepe'nin ders kayıtlarıyla uğraşıldıktan sonra akşamında Poema final partisi yapılıyordu. Bunun için son kez herkes bir Salı gecesi Poema'da buluştu ve sabahın körlerine kadar parti modunda kaldı. Birçok kişi birbirini o gece son kez görüyordu, böylece vedalaşıldı ve birçok kişi dönüş hazırlıklarına başladı o geceden sonra.
Bense dönüşüme dair pek bir şey yapmamıştım. 10 kiloluk bir çantayı annemle Türkiye'ye göndermiştim ama odamda hala daha 35 kiloluk eşya durmaktaydı. Bunun üzerine onları kargoya vermeye karar verip TNT Post'a giderek kendime 7 numaralı koliden aldım 1 adet.
Çarşamba günü ben ders kayıtlarına son şeklini verdikten sonra; Utrecht'e veda etmek ve beni ziyaret etmek üzere Yakut geldi. Öğleden sonrayı şehir merkezinde geçirip, HEMA'da kahve içerek Utrecht'e ilk adım attığımız günleri andık ve şehre veda ettik. Hava karardığında evde yemek yapmak üzere Albert Heijn'dan biraz alışveriş yapıp, tramvayla geri döndük. Akşam yemeğimizi yiyip Yaprak Dökümü'nü izleyerek hüzünlendikten sonra, şişme yatağı hazırlayıp uyuduk günlerimiz dolmak üzereyken.
Çarşamba başlayan vücut yorgunluğum Perşembe uyandığımda da devam ediyordu. Zaten planlanandan 3-4 saat daha fazla uyumak zorunda kaldım. Uyandığımızda, eşya yerleştirme stresi başladı koliye ve şişme yatak, çarşaflar, kitaplar, mutfak eşyaları, kimi kısım çaylar kahveler, ıncık cıncık hatıra eşyaları derken koliyi doldurup şehir merkezine yol aldık.
İdeal plan kutuyu kargoya verip oradan birlikte Amsterdam'a geçmekti. Ancak kutumun 11 kilo gelmesi ve 10 kilo fiyat sınırını aşmış olmam nedeniyle 10 € fazla ödemem gerekmesi, aynı anda da Yakut'un telefonunu odamda unuttuğunu idrak etmesi üzerine eve geri döndük ve koliyi tekrar baştan yaptık. bu sefer 15 kg olarak doldurduk ve en azından verdiğim paranın daha azı boşa gidecek diye avundum. Yalnız saat oldukça geç olmuş ve günümüzün büyük kısmı ölmüştü.
Kargo olayını halledip Centraal Station'a giderek orayla da vedalaşıp fotoğraflar çektikten sonra Yakut Amsterdam Zuid'un yolunu alırken, ben de vücudumun ciddi hastalık sinyalleri vermeye başlaması üzerine bir daha Amsterdam'ı görme fırsatımın olmayabileceği düşüncesiyle kendimi Amsterdam Centraal trenine atıp, indikten sonra Dam meydanına kadar kısa bir yürüyüş yapıp geri geldim.
Zaten biz ayrılıyoruz diye Dam kilisesini bile kapatmışlardı. Şehir biraz daha sessiz ve karanlık gibi geldi gözüme, belki de ayrılıyorum diyeydi. Sokaklarına son kez bakıp, yavaş yavaş istasyona doğru yol aldım tekrardan ve evime döndüm.
Bir şeyler atıştırdıktan sonra ateşim çıkmıştı bile ve akşam erken bir saatte uyuyakaldım o halimle.
Cuma günü ise yine ateşim olmasına karşın şehir merkezine gidip hayat kurtarıcı Advil ilacını edinmek üzere Etos'un yolunu tuttum ve akabinde birkaç insanla veda görüşmesi yaptım. Daha sonra buluştuğum arkadaşlarımdan birini bana babysitting yapması için akşam yemeği bahanesiyle eve davet ettim :) Albert Heijn'dan hazır pizzalarımızı edinip eve döndük. Cuma ve Cumartesi yapılan bütün partileri kaçırmaktaydım ama bir yandan da hasta olduğum için bunun Utrecht'teki son Cuma günüm olduğunu ve şehirde 36 saat zamanım kaldığını bir türlü idrak edemedim bütün gece. Bavul toplamaya dair de hiçbir çalışmada bulunmadım bu nedenle.
Cumartesi yine mırın kırın modlarda uyanıp, Beneluxlaan'da kalan ve arabayla Almanya'ya dönüş yapmak üzere hazırlanan arkadaşlarımla vedalaşıp odama döndüm ve eşya toplama hazırlıklarını başlattım. 2-3 saat içinde bütün eşyalarımı kurutmadan alıp, vakumlu poşetlere tıkıp, bavula ve çantalara yerleştirmeyi başardım ve saat 17:00'de gelmesini umduğum ev sahibim gelinceye kadar o halimle bir de temizlik yapıp tam saatinde hazır oldum.
Daha sonra evden sorumlu adam gelip, anahtarlarımı alıp çıkış işlemlerimi yaparak depozitomu geri verdi ve istediğim kadar daha evde kalabileceğimi söyledi. Bunun üzerine sakin sakin bir şeyler atıştırıp, kalan mutfak eşyalarımı ve diğer yanıma almayacağım şeyleri bir torbaya doldurup, demirbaşlarımı evde kalmaya devam edecek olan Anje'ye devredip, bir duş aldıktan sonra hazırlandım ve 25 kilo eşyamla birlikte lapa lapa kar yağışı altında saat 20:00 sularında şehir merkezine doğru yol aldım.
Haftalar önceden evinde kalmamı ayarladığım arkadaşımla buluşup bagajımın bir kısmını ona devrederek evine ulaştım ve bu şimdiye kadar şehir içinde yaptığım en zorlu yolculuklardan biri oldu. Evde bilgisayarla ilgili son işlerimi hallettikten ve sabah 06:30'da beni alması için bir taksi rezervasyonu yaptırdıktan sonra saat 22:00 sularında hastalıktan ve yorgunluktan baygın düşüp uyudum.
Muhtemelen gece yine ateşim yükseldi, birkaç kere uyandım ve gitmekte olduğumu hala idrak edemiyordum. Öylesine bir duygusal hissizlik gelmişti ki üzerime, son gece heyecandan uyuyamayacağıma ve hüzünlü şarkılar dinleyip zırlaycağıma dair hayallerim komik birer fikir olarak aklımın uzak bir köşesinde kalmıştı. Aslında hala da öyleler diyebilirim, idrak edemiyorum henüz dönüşümü.
Pazar sabah saat 05:30'da saatim aniden çalarak beni uyandırdı ve ben taksi gelinceye kadar anca giyinip toparlandım. Banyo havlum ve şampuanım dahil gereksiz ağırlık olarak gördüğüm eşya torbamı da arkadaşıma devredip evinden ayrıldım ve taksiye bindim. İstasyona varışımız 5 dakika sürdü ve her şey daha da hızlı ilerliyormuş hissi yarattı.
Soğuk, karanlık ve karlı bir Utrecht sabahında, sadece yarım saat içinde geçtiğimiz bütün 5 aya veda edip kendimi Schiphol trenine attım o koca bavullar ve bitkin bedenimle.
Sonrası daha da hızlı gelişti zaten. Flaş kareler halinde: Schiphol havalimanı - Check-in bankosunda bavulumdan eşya atıp hala apırlık sınırını yakalayamadığım için zırlayarak kadına çantalarımı kabul ettirmem - Lufthansa Regional Jet'e biniş - Münih'te pasaport kontrolü - İzmir uçağıma biniş - Uçuş - İzmir'e iniş ve karşılanmam.
Evet, bu kadar hızlı oldu her şey. İzmir'de iyileşmem 3 günümü daha aldı. Antibiyotiklerimi kullanıp sonunda kendime gelmeyi başardım, ancak kafamda hala bazı noktalar eksik ya da karışık.
Böyle olmamalıydı, doya doya son haftamı geçirip, doya doya veda edebilmeliydim her şeye. Odama son bir 5 saniye bakıp kapısını çekmiş, Anje'ye "belki başka bir zaman, başka bir yerde yeniden" diyerek kısa bir "hoşçakal" ile veda etmiş, arkama kısacık bakarak evimin kapısını çekip çıkmış, mahallemde doya doya yürüyemeden şehir merkezine geçmiş, sağa sola bakınıp, meydanda son bir içki içemeden arkadaşımın evine gitmiş, orada Erasmus maceram ile ilgili muhabbet edip anılarımı anlatamadan uyumuştum.
Sanki bir şeyler gerçekten de eksik kaldı. Takvimdeki Ocak 2010'un son yaprağı çok hızlı bir şekilde koptu gitti, her şey 39 derecelik bir ateşle yandı gitti sanki... Yine de yazacaklarım bitmedi, bir süre sonra bu blog'un son yazısı olacak olan "Erasmus Özel Dosyası"nı yayınlayacağım, ve daha sonra farklı bir konseptte farklı bir blog yayında olacak.
Hoşgeldim,
Görüşmek üzere...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

